Türkiye'de sivil havacılık denince akla hep tek bir isim gelir: Türk Hava Yolları. Oysa 1980'lerin ortasında, THY'nin devlet güvencesindeki tekeline meydan okuyan, gökyüzünde kendi yolunu çizmeye çalışan cesur bir özel teşebbüs vardı. Yıllar önce eski bir havacılık dergisi arşivinde rastladığım bu hikâyeyi araştırdıkça, hem hayranlık hem de hüzün duydum. Bu yazıda o hikâyeyi, elimden geldiğince doğrulanmış bilgilerle, olduğu gibi anlatmaya çalışacağım.

THY Tekelinin Gölgesinde Bir Cesaret Denemesi

1970'lerin sonuna kadar Türkiye semaları neredeyse tamamen Türk Hava Yolları'nın kontrolündeydi. Devlet destekli bu yapı, özel sektörün havacılığa girmesini hem bürokratik hem de finansal olarak son derece zorlaştırıyordu. Buna rağmen, dönemin girişimcileri arasında "neden olmasın" diyenler çıktı. Bu yazının başlığı bu maceraların en çok konuşulanlarından birine, İstanbul Hava Yolları'na işaret etse de, araştırmam sırasında ortaya çıkan ilk önemli bulgu şu oldu: Türkiye'nin özel havacılık serüveni aslında biraz daha erken, başka bir şehirde başlamıştı.

Gerçek İlk Adım: Bursa Havayolları

Elde ettiğim kaynaklara göre Türkiye'nin ilk özel havayolu girişimi, 6 Nisan 1977'de kurulan Bursa Havayolları'ydı. Şirketin yönetim kurulu başkanlığını iş insanı Ali Osman Sönmez üstlenmiş, projenin teknik ve operasyonel kadrosunda ise dönemin THY'den gelen deneyimli isimleri Ağasi Şen ve Mustafa Kemal Tunusluoğlu yer almıştı. Bursa Havayolları, sivil havacılıkta devlet tekelinin dışına çıkan ilk ciddi girişim olarak havacılık tarihine geçti. Ancak bu öncü teşebbüs uzun ömürlü olamadı; 1984 yılında iflasın eşiğine geldi. Sönmez bu tecrübeden vazgeçmedi, sivil havacılık işletme ruhsatını (AOC) alarak Sönmez Hava Yolları adıyla farklı bir yapılanmaya gitti. Yani "Türkiye'nin ilk özel havayolu macerası" denince akla gelmesi gereken isim, kronolojik olarak önce Bursa'dan çıkıyor. Bunu burada açıkça belirtmek istedim, çünkü bu yazının asıl konusu olan İstanbul Hava Yolları, sıkça sanıldığının aksine ilk değil, ikinci özel havayolu şirketiydi.

İstanbul Hava Yolları Sahneye Çıkıyor

İstanbul Hava Yolları, 28 Aralık 1985'te, iş insanı Lütfü Renda öncülüğünde Türksan Holding çatısı altında kuruldu. Kısa sürede toparlanan şirket, 14 Mart 1986'da ilk seferini gerçekleştirdi; filosunda o dönem iki adet Sud Aviation Caravelle ve kiralanan iki adet BAC 1-11 tipi uçak bulunuyordu. İlk yıllarında şirket ağırlıklı olarak charter (tarifesiz, sözleşmeli) taşımacılık modeliyle çalıştı; bu, dönemin Avrupa'ya yönelik turizm ve işçi taşımacılığı charter pazarında faaliyet gösteren Türk havayolları için tipik bir başlangıç biçimiydi. Şirket, Türkiye'de sivil havacılıkta serbestleşmenin hız kazanmasıyla birlikte Şubat 1996'dan itibaren yurt içinde tarifeli seferler de düzenlemeye başladı.

Yükseliş Yılları: 19 Uçağa Ulaşan Bir Filo

İstanbul Hava Yolları'nın en parlak dönemi 1990'ların başına denk geliyor. Bu dönemde şirket, Atatürk Havalimanı merkezli operasyonuyla filosunu 19 uçağa kadar büyüttü; toplam koltuk kapasitesi 3.375'e, yıllık taşınan yolcu sayısı ise yaklaşık 2,5 milyona ulaştı. Yıllar içinde filoya Sud Aviation Caravelle ve BAC 1-11'lerin yanı sıra Boeing 727-200, Boeing 757-200 ve daha sonra Boeing 737-400 tipi uçaklar da katıldı. Bu büyüme, şirketi kısa sürede Türkiye'nin en büyük özel havayolu şirketi konumuna taşıdı ve THY dışında bir alternatifin gerçekten var olabileceğini gösterdi.

O yılları biraz daha geniş bir çerçeveden okumak gerekirse: 1980'lerin sonu ve 1990'lar, Türkiye'de charter havacılığının altın çağıydı. Almanya başta olmak üzere Batı Avrupa'ya işçi ve turist taşımacılığı, THY'nin kapasitesinin yetişemediği devasa bir talep yaratmıştı. İstanbul Hava Yolları'nın charter modeliyle başlayıp büyümesi, tam da bu boşluğu doldurma girişimiydi. Şirketin ilerleyen yıllarda tarifeli iç hat seferlerine de geçmesi, sadece turizm sezonuna bağımlı kalmak istemediğinin, daha kurumsal ve sürdürülebilir bir havayolu olma hedefinin bir göstergesiydi. Ne var ki bu hedefe giden yol, 2000'lerin eşiğinde beklenmedik makroekonomik şoklarla kesintiye uğrayacaktı.

Çöküşün Anatomisi: Bir Dönemin Sonu

Ne var ki bu yükseliş kalıcı olmadı. Kurucu Lütfü Renda'nın 1997'de şirketten ayrılmasının ardından İstanbul Hava Yolları hızlı bir gerileme dönemine girdi. Rakamlar bu çöküşü net bir şekilde ortaya koyuyor: şirketin cirosu 1997'de 450 milyon marktan, 2000 yılına gelindiğinde 150 milyon marka kadar geriledi. Kapanma sürecinde etkili olan nedenler tek bir başlığa indirgenemeyecek kadar çeşitliydi:

  • 1999 yılında yaşanan büyük depremlerin sektöre ve genel ekonomiye verdiği hasar
  • Küresel ölçekte yükselen petrol fiyatları
  • Alman markı ile dolar arasındaki kur dalgalanmaları — şirketin giderleri büyük ölçüde dolar bazlıyken gelirleri mark bazlıydı, bu da ciddi bir kur riski yarattı
  • Kiralama (leasing) şirketlerinin, ödeme sorunları nedeniyle uçakları geri çekmesi
  • Dönemin güvenlik ortamına dair endişeler ve düzenleyici/bürokratik engeller

Şirket, kapanmadan yaklaşık bir ay önce Türk Eximbank'tan 5 milyon dolarlık bir acil kredi almayı başarmış olsa da bu, süreci tersine çevirmeye yetmedi. Filo hızla küçüldü ve İstanbul Hava Yolları, 2000 yılının Ağustos ayı sonunda tüm uçuş operasyonlarını tamamen durdurdu. (Kaynaklar arasında kapanışın tam gününe dair küçük farklılıklar var; bu yüzden ay bazında bir tarih vermeyi tercih ediyorum.)

Kapanıştan Sonra: Kâğıt Üzerinde Yaşayan Şirket

İlginç bir ayrıntı da şu: uçuşlar durduktan sonra bile İstanbul Hava Yolları tüzel kişilik olarak bir süre daha varlığını sürdürdü. Yönetim, alacaklılarla borç yapılandırması görüşmeleri yürüttü ve şirketin vergi borçları, 2003 yılında yürürlüğe giren vergi affı düzenlemesi kapsamında çözüme kavuşturuldu. Yani hikâyenin sonu, uçakların yere inmesiyle değil, masa başında yıllarca süren bir tasfiye ve yeniden yapılandırma süreciyle noktalandı.

Bugün Geriye Ne Kaldı?

45'ten fazla ülke gezerken farklı havayollarının çöküş ve yükseliş hikâyelerine az rastlamadım, ama İstanbul Hava Yolları'nın hikâyesi bende hep ayrı bir yer tutmuştur. Çünkü bu, sadece bir şirketin değil, Türkiye'nin sivil havacılıkta devlet tekelinden çıkıp özel girişimle tanışma sürecinin de bir aynası. Bursa Havayolları'nın öncü ama kısa süren denemesi, ardından İstanbul Hava Yolları'nın on yılı aşan, gerçek bir büyüme hikâyesine dönüşen ama sonunda kur riskine, doğal afetlere ve değişen ekonomik koşullara yenilen mücadelesi... Bugün eski Boeing 757'lerin veya Caravelle'lerin İstanbul Hava Yolları logosuyla süslenmiş fotoğraflarına rastladığımda, bu hikâyenin ne kadar kırılgan ama bir o kadar da cüretkâr olduğunu düşünmeden edemiyorum. Havacılık meraklıları ve Türkiye'nin ekonomik tarihine ilgi duyanlar için bu, üzerinde durulmayı hak eden, unutulmaya yüz tutmuş ama öğretici bir bölüm.

Bu tür yerel havacılık hikâyelerini araştırırken fark ettiğim bir şey var: resmî kaynaklar genellikle tarihleri ve rakamları net verse de, "kimin gerçekten ilk olduğu" gibi popüler anlatılar zamanla çarpılabiliyor. Bu yüzden bu yazıda hem İstanbul Hava Yolları'nın kendi hikâyesini hem de onun önündeki daha az bilinen Bursa Havayolları denemesini bir arada anlatmayı önemli buldum — çünkü gerçek hikâye, efsaneden çoğu zaman daha ilginç.