45'ten fazla ülke gezmiş biri olarak bazen kendimi fazla iddialı hissettiğim oluyor ama her seyahat tutkunun bir "üstadı" vardır; benimki Evliya Çelebi. 17. yüzyılda, uçak bileti ne demek bilmeden kırk yıl boyunca üç kıtayı adım adım dolaşan bu adamın satırlarını okuduğumda, modern seyahat yazarlığının aslında ne kadar genç bir gelenek olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bugün elimde telefon, cebimde harita uygulaması, yine de bazen bir şehri anlamakta zorlanıyorum; o ise at sırtında, kervanla, bazen yaya, gördüğü her yeri kaydetmiş.
İstanbullu Bir Delikanlıdan Efsanevi Bir Seyyaha
Evliya Çelebi, 25 Mart 1611'de İstanbul'da, sarayla bağlantılı, hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Derviş Mehmed Zıllî'ydi; iyi bir eğitim aldı, hafız oldu, hat ve müzikle uğraştı, saray çevresinde yetişti. Ama içindeki asıl tutku gezmekti. Kendi anlatısına göre gördüğü bir rüyada Hz. Muhammed'den "şefaat" yerine yanlışlıkla "seyahat" istemiş ve bu dilek kabul edilmiş; bu efsanevi giriş, aslında onun tüm eserine sinen o karakteristik üslubun da bir özeti gibidir — gerçekle rivayetin iç içe geçtiği bir anlatım.
1640 civarında başlayan yolculukları, 1670'lerin sonuna kadar yaklaşık kırk yıl sürdü. İlginç olan şu ki, bunca iz bırakmış bir adamın kendi sonu hâlâ tam net değil. Kaynaklar ölüm tarihini 1682 ile 1684 arasında bir yere koyuyor, ölüm yerinin de büyük olasılıkla Kahire olduğu düşünülüyor ama kesin bir mezar kaydı yok. Hayatı boyunca herkesin ve her yerin izini süren bir adamın, kendi izinin bu kadar belirsiz kalması bende hep tuhaf bir ironi hissi uyandırıyor.
Kırk Yılda Yüzlerce Şehir: Seyahatname'nin Devasa Kapsamı
Evliya Çelebi'nin bize bıraktığı miras, on ciltlik Seyahatname. Bu on cilt boyunca Anadolu'yu, Balkanları, Kafkasya'yı, Ortadoğu'yu ve Mısır'ı baştan başa dolaşıyor; bir Osmanlı elçilik heyetiyle çıktığı Viyana seferini de anlatıyor. Yaklaşık kırk yıllık bu yolculuklarda yüzlerce şehri, kasabayı, kaleyi, camiyi, çarşıyı tek tek not düşerek geçmiş. Bir şehre girdiğinde nüfusunu, esnafını, yemeklerini, ağzından çıkan yerel deyimleri, hatta suyunun tadını bile yazmış. Bugün bir gezi rehberi yazarken "yerel deneyim" diye özenle peşinden koştuğumuz şeyi, o zamanının imkânlarıyla, tek başına, tek kalemle üç kıtaya yaymış.
Bu ölçek, Seyahatname'yi sadece bir gezi günlüğü olmaktan çıkarıp Osmanlı coğrafyasının, idaresinin, şehir kurumlarının ve toplumsal yapısının devasa bir envanterine dönüştürüyor. Tarihçiler bugün hâlâ 17. yüzyıl Osmanlı şehirlerinin nüfus tahminlerinden esnaf loncalarına kadar pek çok konuda ilk elden bu metne başvuruyor. İlk cilt neredeyse tamamen İstanbul'a ayrılmış; doğduğu şehri sokak sokak, semt semt anlatırken bir yandan da kendi çocukluğunu ve saray çevresindeki yıllarını aktarıyor. Sonraki ciltlerde ise sınır boyu kalelerinden Kafkas köylerine, Kahire'nin kalabalık çarşılarından Balkan kasabalarının pazar günlerine kadar uzanan bir coğrafya var; her durakta yerel yönetici kim, hangi tarikatlar etkin, hangi zanaat öne çıkıyor, bunları tek tek kaydetmiş.
Beni özellikle etkileyen şey, bu kadar geniş bir coğrafyayı tek başına, çoğu zaman resmi görevler vesilesiyle (elçilik heyetleri, asker sevkiyatları, vergi tahsildarlığı gibi işlerin peşinde) dolaşmış olması. Yani bugünkü anlamda "gezi yazarı" değil; devlet işiyle çıktığı her yolu, meraklı bir gözle ikinci bir amaca, gözlem ve kayıt tutma amacına da çevirmiş biri.
Gerçek mi, Efsane mi? Anlatısındaki Çift Karakter
İşte burada işler ilginçleşiyor. Evliya Çelebi'nin metni tek bir üslupla yazılmamış; gözlemlediği somut ayrıntılarla, duyduğu efsaneleri, halk etimolojilerini ve zaman zaman ölçüyü kaçıran abartılı anlatımları aynı sayfada iç içe geçiriyor. Bir şehrin kaç camisi, kaç hamamı olduğunu titizlikle sayarken, birkaç paragraf sonra bir yer adının kökenini tamamen uydurma bir hikâyeye bağlayabiliyor ya da bir savaşta çarpışan asker sayısını olduğundan kat kat fazla gösterebiliyor.
Tarihçiler bu yüzden eseri iki eliyle birden tutuyor: bir yanda paha biçilmez bir birincil kaynak, öte yanda dikkatli bir filtreden geçirilmesi gereken, zaman zaman edebi hayal gücünün devreye girdiği bir metin. Modern araştırmalarda Seyahatname'deki bilgiler mümkün olduğunca başka arşiv kayıtlarıyla, vakıf defterleriyle, seyahatnamelerle çapraz kontrol edilerek kullanılıyor. Yani Evliya Çelebi'yi okurken hem büyülenmeyi hem de biraz şüpheci kalmayı öğreniyorsunuz — bu da onu, bana kalırsa, sıkıcı bir kronikten çok daha ilginç bir yol arkadaşı yapıyor.
UNESCO'nun Mührü: Dünya Belleği'nde Bir Başyapıt
Bu eserin değeri sadece Türkiye'de değil, uluslararası düzeyde de tescilli. Türkiye'nin adaylığıyla 2012'de başvurusu yapılan Seyahatname, 2013 yılında UNESCO Dünya Belleği (Memory of the World) Uluslararası Sicili'ne kaydedildi. Eserin nüshaları bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi ile Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi'nde korunuyor. UNESCO'nun kendi tanımlamasında Seyahatname, İslam edebiyatının — belki de dünya edebiyatının — en uzun ve en kapsamlı seyahat anlatılarından biri olarak nitelendiriliyor.
Bu tescil benim için sadece sembolik bir madalya değil; bir gezi metninin, yüzyıllar sonra bile bir toplumun kendini nasıl gördüğünü, coğrafyasını nasıl tarif ettiğini anlamak için hâlâ başvurulan bir kaynak olduğunun somut kanıtı. Dünya Belleği listesi zaten böyle bir işlev görüyor: bir belgeyi yalnızca bir ülkenin değil, tüm insanlığın ortak kültürel mirası olarak kayıt altına alıyor. Seyahatname'nin bu listede yer alması, onu Osmanlı tarihiyle ilgilenen dar bir akademik çevrenin dışına taşıyıp uluslararası kültür mirası tartışmalarının ortasına yerleştiriyor.
Günümüze Kalan İz
Evliya Çelebi'nin 400. doğum yıldönümü 2011 yılında UNESCO'nun anma takvimine alınarak uluslararası düzeyde kutlandı. Bugün adı Türkiye'de sokaklara, kültür merkezlerine, ödüllere verilmiş durumda; Üsküp gibi bir zamanlar gezip anlattığı şehirlerde bile onun adını taşıyan caddelere rastlamak mümkün. Adı; belgeseller, romanlar, diziler ve akademik çalışmalarla sürekli yeniden gündeme geliyor, Türk gezi edebiyatının kurucu referans noktası olarak anılıyor.
Türkiye'de gezip gördüğüm pek çok şehirde, yerel rehberlerin ya da müze görevlilerinin bir yapının tarihini anlatırken "Evliya Çelebi de burayı ziyaret etmiş ve şöyle yazmış" cümlesini kurduğuna defalarca şahit oldum. Bu, dört asır önce yazılmış bir metnin hâlâ günlük turizm anlatısının içine bu kadar organik girebilmesi, bence kültürel etkisinin en somut göstergesi. Akademik çevrelerde de durum farklı değil; Osmanlı şehir tarihi, halk bilimi, dilbilim ve tarihi coğrafya üzerine yapılan çalışmaların önemli bir kısmı hâlâ Seyahatname'deki kayıtları referans alıyor ya da onlarla karşılaştırıyor.
Ben bir yeri gezip yazarken bazen kendimi onun çok uzak, çok mütevazı bir torunu gibi hissediyorum. Aramızdaki fark GPS, uçak ve internet; ama meraklı kalıp gördüğünü not düşme dürtüsü aynı. Evliya Çelebi'yi bugün okumaya değer kılan da tam olarak bu: dört asır önce bir insanın dünyayı anlama çabasının, hâlâ bize bir şeyler öğretebilmesi.



