Terkos Gölü'nün kıyısında ilk durduğumda beni şaşırtan, suyun berraklığından çok kıyıyı çevreleyen sık çam ormanıydı. Yıllardır Karadeniz kıyı şeridinde gezen biri olarak, bu tür kıyı göllerinin genelde sazlık ve kumluk bir çevreyle anıldığını bilirim; oysa Terkos'un çevresi baştan aşağı bir orman örtüsüyle kaplı. Meğer bu manzara doğanın değil, elli yılı aşkın bir insan emeğinin sonucuymuş. İstanbul'un içme suyu tarihinde ve Karadeniz kıyı ekolojisinde sessiz ama kritik bir rol oynayan bu gölü, hem coğrafi hem de tarihsel yönleriyle anlatmak istiyorum.
Terkos Gölü Nerede? Bir Kıyı Set Gölünün Coğrafyası
Terkos Gölü, resmi kayıtlarda ve haritalarda çoğunlukla "Durusu Gölü" adıyla geçer; yöre halkı arasında ise hâlâ Terkos ismi yaygındır. İstanbul'un Avrupa yakasında, Arnavutköy ve Çatalca ilçelerinin sınırında, Karadeniz kıyısına oldukça yakın bir konumda yer alır; şehir merkezine uzaklığı yaklaşık 40-50 kilometredir. Göl, jeomorfolojik olarak bir "kıyı set gölü"dür: binlerce yıl önce dalgaların taşıdığı kum ve tortullar, eskiden Karadeniz'in bir koyu olan bu alanı denizden ayırarak tatlı suya dönüşen bir havza oluşturmuştur. Gölü denizden ayıran kum seti yaklaşık iki kilometre genişliğindedir ve bu kumul şeridi, yazının ilerleyen bölümünde değineceğim hikâyenin de merkezinde yer alır. Göl, yaklaşık 39 kilometrekarelik bir yüzey alanına sahiptir; en derin noktası ise sadece 11 metre civarındadır, bu da onu sığ ama geniş bir su kütlesi hâline getirir. Bu sığlık, güneş ışığının su kütlesinin büyük bölümüne nüfuz etmesini sağlayarak zengin bir sucul yaşamın gelişmesine zemin hazırlar.
Neden "Durusu"?
Gölün resmi adı olan Durusu, "duru" (berrak) ve "su" kelimelerinin birleşiminden gelir ve suyun görece temizliğine gönderme yapar. Terkos ismi ise bölgede çok daha eski bir yerleşim geleneğinden gelir ve hem göle hem de kıyısındaki yerleşim yerine verilen tarihî addır. Günümüzde İSKİ'nin resmi belgelerinde Durusu, gündelik dilde ve eski haritalarda ise Terkos adı kullanılmaya devam eder.
İstanbul'un Su Hafızasında Terkos'un Yeri
Terkos'un İstanbul için önemi turistik değil, stratejiktir: kent bu gölden 19. yüzyılın son çeyreğinden bu yana su alır. Osmanlı döneminde şehrin artan nüfusuna yetmeyen su kaynaklarına çözüm arayışı, yabancı sermayeli bir su şirketine verilen imtiyazla Terkos'u devreye soktu; inşaat çalışmaları 1880'lerde tamamlanarak gölden İstanbul'a su nakli başladı. Yani Terkos, şehrin en eski ve en uzun soluklu içme suyu kaynaklarından biri olma özelliğini bugün de korur. Günümüzde gölün işletmesi, 1981 yılında kurulan İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ)'nin sorumluluğundadır. Terkos, hâlâ İstanbul'un içme suyu ihtiyacının önemli bir kısmını -kaynaklara göre yaklaşık beşte biri civarında bir oranı- karşılamaya devam ediyor. Bu oran, tek bir gölün milyonlarca kişilik bir metropol için ne denli kritik bir kaynak olabileceğini gösteriyor. Tarihî pompa istasyonu binası da bugün bu mirası hatırlatan bir simge olarak kıyıda duruyor.
Kumdan Ormana: Terkos Kumullarının Islah Hikâyesi
Yazının başlığında geçen "kumsal kumundan ormana dönüşüm" iddiası, aslında gölün en dramatik ve en az bilinen hikâyesi. 1950'li yıllarda, gölü denizden ayıran o iki kilometrelik kum seti hareketli bir kumul hâline gelmiş ve rüzgârın önünde ilerleyerek gölü doldurma, yani zamanla yok etme tehdidi oluşturmaya başlamış. Bugün huzur içinde yürüdüğüm o orman, aslında geçmişte İstanbul'un en önemli tatlı su kaynaklarından birini tehdit eden hareketli bir kum çölüymüş. Bu tehdide karşı ilk adım, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'nden orman mühendisi İbrahim Atay öncülüğünde atıldı. 1959 yılında sınırlı bir alanda yapılan deneme dikimleri, kumul üzerinde ağaçlandırmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bu olumlu sonuçların ardından 1961 yılında "İstanbul-Çatalca Terkos (Durusu) Kumulu Ağaçlandırma Projesi" resmen başlatıldı ve yaklaşık 1988 yılına kadar sürdü. Proje kapsamında kumula dayanıklı türlerle binlerce hektarlık alan kademeli olarak ağaçlandırıldı; kumullar stabilize edilerek hareketleri durduruldu ve zamanla bugün gördüğümüz orman örtüsüne dönüştü. Bu, Türkiye'deki kıyı kumulu ıslahı çalışmalarının en uzun soluklu ve en başarılı örneklerinden biri olarak kabul edilir. Sonuç olarak hem gölün dolma tehlikesi ortadan kalktı hem de bölge, kendi başına ekolojik bir değer taşıyan bir kıyı ormanına kavuştu.
Bir Göl, Birden Fazla Stratejik Değer
Terkos'u gezerken asıl çarpıcı olan, tek bir doğal yapının üst üste binen birden fazla işlevi bir arada taşıyabilmesi. Bir yandan milyonlarca insanın musluğuna ulaşan suyun kaynağı, öte yandan göç yolları üzerindeki kuşlar için önemli bir konaklama ve barınma alanı -bu özelliğiyle Türkiye'nin Önemli Doğa Alanları listelerinde de yer alıyor. Kıyısındaki ormanlaştırılmış kumullar ise hem gölü kum baskınından koruyan bir tampon bölge hem de kendi başına bir karbon deposu ve yaban hayatı barınağı işlevi görüyor. İçme suyu havzası olması, gölün çevresindeki yapılaşmayı ve tarımsal faaliyeti de büyük ölçüde sınırlıyor; bu da paradoksal biçimde alanın nispeten el değmemiş kalmasını sağlamış. Su kalitesini korumak için getirilen kısıtlamalar, aynı zamanda kıyı ekosisteminin kentleşmenin baskısından korunmasına da hizmet ediyor.
Gezginin Notu
45'i aşkın ülke gezmiş biri olarak söyleyebilirim ki, bir suyun ya da ormanın hikâyesini bilmeden bakmakla bilerek bakmak arasında büyük fark var. Terkos'un kıyısında yürürken artık sadece güzel bir manzara görmüyorum; altmış yılı aşkın bir mühendislik ve ekoloji mücadelesinin izini görüyorum. İstanbul'a gidip de sadece boğaz manzarasıyla yetinenlere, şehrin su hafızasını taşıyan bu sessiz gölü de mutlaka önermek isterim. Çatalca yönüne kısa bir sürüş, hem şehrin içme suyu tarihini hem de bir zamanlar tehdit olan kumun bugün nasıl bir ormana dönüştüğünü yerinde görme fırsatı sunuyor.



